Bir ormanda iki kişi ağaç kesiyormuş. Birinci adam sabahları erkenden kalkıyor, ağaç kesmeye başlıyormuş, bir ağaç devrilirken hemen diğerine geçiyormuş. Gün boyu ne dinleniyor ne öğle yemeği için kendine vakit ayırıyormuş. Akşamları da arkadaşından bir kaç saat sonra ağaç kesmeyi bırakıyormuş. İkinci adam ise arada bir dinleniyor ve hava kararmaya başladığında eve dönüyormuş.
Hongkong'taki bir ilköğretim okulunun ingilizce eğitimi üzerine ses ve görsel materyalleri nasıl kullanıldığının anlatıldığı ve örnekler veren bir araştırma, İngilizce öğretmenlerimize faydalı olacağı kanısındıyım.
Hasan EFE, H.Özgür İMİRZİ tarafından yapılan bir araştırma da mobilyacılıkta kullanılan bağlantı elemanlarına ait malzeme - mukavemet (dayanıklıklık, sağlamlık) ilişkileri incelenmiştir. Mesleki eğitim veren kurumların ahşap teknolojisi alanlarında ki öğretmen ve öğrencilerin dikkatini çekebilir...
Yazarı: Aylim Yıldırar
Bazen beklemediğimiz bir anda biri gelir, tutar elimizden tutar; çıkarır bataklığın soğuk kollarından. “Kim kim!” dersiniz bu, karşılıksız fedakar kahraman? Alışkın değilsiniz böyle bir sevilmeye?... Gözlerimi kapattığımda çoğu zaman, kahramanların melekler olduğunu düşündüğüm bir hikayeyi yaşarım. Yaşadıkça da bir kez daha ölürüm Öğretmenimin anısına…

Sen bir güldün, bizler gonca: biz açıldık gül olduk; sen kanınla renk kattın.
Okul özlemiyle yanıp tutuşurken çıktı karşıma öğretmenim. O, mum oldu, bizler pervane. Bize korkmadan dönmeyi öğretti etrafında. Okulumu ve öğretmenlerimi seviyordum. Onlarla adeta başka bir aleme doğru yol alıyor, bu alemin hazlarıyla yoğruluyordum.
Babamın iyi bir işi vardı. Geliri de bizi geçindirmeye yetiyordu. Ancak o, her gün parasını har vurup harman savuruyordu. Annemse kanaatkar ve fedakardı. İki kardeştik. Ben ne kadar okulu seversem, kardeşim o kadar kaçmak isterdi okuldan.
Okula gitme yaşım geldiği halde, evde okuldan söz edilmezken, köye yeni atanan öğretmen Hızır gibi yetişti imdadıma. Alaattin Öğretmen; eve kadar gelmiş, anne ve babamı ikna etmeye çalışmıştı. Hatta okul masrafımı bile karşılamaya söz vererek ikna etmişti babamı. Beni asıl cezbeden, her biri ayrı şehirden gelmiş, çoğu görevine yeni başlamış genç ve fedakar öğretmenlerimdi. Onların konuşmaları, davranışları beni kendime bağlar, onlar gibi olacağımı hayal ederdim. Bu kasabadaki öğretmenlerimiz tek meşalemizdi. Hele Alaattin Öğretmenim; sanki öğretmen olmak için yaratılmıştı.
Her gün okula erkenden gelir, etrafında topladığı öğrencileriyle vakit geçirir; bir mum gibi ışığını etrafına yansıtırdı. Birçok öğretmenin görevine başlamadan istifa ettiği Silvan’a, Alaattin Öğretmen koşa koşa gelmiş, kısa zamanda bizden biri olmuştu. Günün büyük bölümünü öğrencilerine ayırırdı. Sevgili öğretmenim hepimizin gönlünü nasıl fethetmişti? Hepimiz onun gibi olmak istiyorduk.
Uzun bir kıştan sonra bahar yüzünü göstermişti. Tatil olunca öğretmenimiz bir süre memleketi Samsun’a gider, ailesini ziyaret ederdi. Nihayet okullar kapandı. Karnelerimiz iyiydi. Batman’dan kalkan otobüs Silvan’da mola vermiş Alaattin Öğretmeni de yolcularla beraber almıştı. Onu yolcu etmeye gittiğimizde, bize tatilimizi nasıl geçirmemiz gerektiğini anlatmıştı. Gazete ve kitap okumayı ihmal etmememiz gerektiğini tembih etmişti. Öğretmenimizin
gidişiyle kalbimiz buruk, boynumuz bükük kalmıştı. Kitapları öğretmenimizin dediği gibi değiştirerek okuyor, gazete almaya pek para bulamadığımızdan, eski gazeteleri okumakla yetiniyorduk.
Koyunlarımızı otlaktan getirip ağıla sokarken annemin yaptığı nefis gözlemeleri yemek için acele ediyorduk. Annem gazetelerin arasına sarmıştı gözlemeleri. Tam gözlemeyi yerken gazetenin üstünde bir fotoğraf dikkatimi çekmişti. Ne kadar da Alaattin Öğretmene benziyordu. Merakla haberi okumaya başladım. Diyarbakır’dan Samsun’a gitmekte olan otobüs, Elazığ yakınlarında durdurulmuş, yolculardan beş tanesi acımasızca kurşuna dizilmişti. Bunlardan biri de Alaattin Öğretmendi.
Gözleme parçaları boğazıma dizilmişti. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyordu. Uçurumun kenarında uzanan eli kaybetmenin korkusuyla yapıştım gazete parçalarına. Şehit olmuştu öğretmenim.
Şimdi biz sensiz ne yapacaktık? Nasıl aldılar seni bizden?
Tutunduğum dal çatırdamadan kopmuştu. Dünya sessiz sedasız başıma yıkılmıştı. Ah öğretmenim sen benim için ne mübarek varlıktın. Ben seninle yeniden doğmuştum. Seninle okuduk, seninle yazdık; ah öğretmenim sensiz hayat belki devam edecek; ama hep bir mısrası eksik kalacak şiirin. Artık seni yaşamak istiyorum her öğrencide.
Öğretmenim biz tomurcuktuk, sen güldün. Yaşatacağım senin filizlerini. Yemin ettim, ant içtim… Kaldığın yerden devam etmeye.
Hiçbirini unutmadım öğretmenlerimin. Okula başladığımız ilk günün heyecanı gibi taptaze duruyorlar hafızamızın en değerli köşesinde. Hele bir de onların mesleğini ele almışsak; her biri üniversite görevine bürünmüştür. Her gün birini yad ederiz. Bir öğrencimiz derse geç gelse, diğeri elektrikler kesildi derse hemen öğretmenimiz gelir aklımıza. Yani onlar hayat boyu rehberlik yapar bize.

İşte onlardan biri öyle içtendi ki, yıllar geçti bitmedi ilk dersi… Çankırı’nın Çerkeş ilçesi Karamıhlı köyünden Türkçe sevdasıyla kalkıp gelmişti Antalya’ya. Bizden biri gibi girerdi derse. Neyi konuşuyorsak onu paylaşırdı. Derslerdeki hareketliliğim kısa zamanda dikkatini çekmişti. Bana kafayı takmasa bari dediğim zamanlarda arkadaşlarımdan biri: “Hocam o şiir yazıyor” deyiverdi.
“Şair” dedi bir gün” hadi bakalım bir şiir oku bize!”
Arkadaşlarımın tebessüm tarlasına çevirdiği sınıfı ortasında bir şiirimi okudum. İyi ya, güzel olmuş, dedi. Sonraki derslerin birine elime daktiloya yazılmış uzun bir şiir verdi. “Mona Rosa” adlı şiirdi. İlk gençlik yıllarımın şiire dönük iç dünyasını çok iyi biliyordu ve şiir diye karaladıklarımı önemsiyor, sınıfa okutuyor, bir nüshasını kendine alıyordu. Bu önemseme benim cesaretimi arttırıyor, daha çok okuma ve daha çok yazma isteği ile dolup taşıyordum.
Kitaplar getiriyordu bana, gizli bir kütüphane olan evinden. Kendi imkanlarıyla edebiyat ve sanat dergilerine abone yapmıştı beni. Kendi şiirlerimi yazmam için teşvik ediyordu beni. Rafine şiirler istiyordu benden. Bana ait olan şiirler. Enikonu lise yıllarında yazılan yazı ve şiirlerin bu kadar önemsenmesine şaşırıyorum. Bir yıl gibi kısa bir süre öğretmenlik yapmıştı ama ayrıldıktan sonra da bizimle ilişkisini kesmemişti. Arada bir okulumuza uğrar; “Şair nasılsın?” diye sorardı. Bu bile gururumu okşardı. Gidip yeni bir şiir daha yazardım. Bir yandan da üniversiteye hazırlanıyordum.
“Hocam, ” dedim bir gün. “Ben de Edebiyat öğretmenliğini tercih edeceğim.” Gülümsedi, “Sen beni tekrar ediyorsun, ” dedi. O günlerde yerel bir gazetenin açmış olduğu liselerarası öykü, makale, şiir yarışmasına, son gün bir şiirimi gönderdik. Şiirim dereceye girmiş, 3. olmuştum. İlk meyvesini alan bir bahçıvan mutluluğu vardı yüzünde. Benimse içime sığmayan bir sevinç… Çok oku ve yazmaya devam et. Fırsatın olursa, üniversitede dergi çıkar.
Evet, Eğitim Fakültesinde dergi çıkardım. Hocamın tüm tavsiyeleri aklımdaydı. Çünkü Edebiyat değil de Sınıf Öğretmenliğini kazandığımda, “Üzülme, önce mesleğini eline al, dergi çıkarmak için Edebiyat okuman gerekmez, ” diyerek teselli etmişti beni. Zaman hep haklı çıkardı onu.
Hiç yılımı kaybetmeden mesleğe başladım. Konya’nın kuş uçmaz kervan geçmez bir köyünde çalışıyordum. Yalnızdım. İnsan yalnız kalınca daha çok yazıyor. Artık dergilerde benim de şiirlerim, öykülerim yayınlanıyordu. Bir gece telefonum çaldı. Öğretmenimdi arayan. O adresi bilinmez yerde bulmuştu beni. “Ankara’da bir dergide yazını gördüm, ” diyordu. Mutluydu. Yılların getirdiği durgunluk bir anda hücum eder… İşte öyle, “Size minnettarım diyebildim.”
Kolay mıdır bir öğrencinin yeteneklerini keşfedip onu beslemek? Ve sonra onun katlanıp uçuşunu seyretmek, nasıl bir duygudur?.. İşte İlhami Ulupınar böyle sıra dışı bir öğretmendi ve kim bilir benim gibi nicelerinin elinden tuttu. “Yazdıklarını bana gönder, ” demişti son görüşmemizde. Dergilerde yayınlansa da daha mükemmel olmalıydı göndereceklerim. Bu yüzden bir gün mutlaka kitap çıkaracağım. Çünkü yazarken hep yanımdaydı sanki. Tıpkı sınıfta yüzüme ilk baktığı andaki gibi hep yanımda…
Sonuç:
Küçücük bir hareket, küçük bir yönlendirme insanın yaşamını değiştirebilir. Çoğunlukla değiştiriyor da.Zehra Gökçek
Yazarı: Himmet Karataş
(*Şemseddin Koçak)
20.Yüzyılın ilkyarısında sanayi ve teknoloji alanındaki gelişmeler, hızlı nüfus artışı ve kentleşme, aratan hayat pahalılığı ve gelir düzeyini yükseltme zorunluluğu gibi etkenler, toplumun yapısında birtakım sosyal değişmelere yol açmıştır. Bu değişmelerden en çok etkilenen sosyal kurumların başında aile müessesesi gelmektedir. Zaman içerisinde büyük aile yapısı daralarak yerini modern aile dediğimiz çekirdek aileye bırakmıştır. Aile müessesesinde bu değişimler sürerken kadının aile içerisindeki işlevi de değişmiş, kadınlar annelik ve ev işlerinin yanında ailenin geçimine katkıda bulunmak amacı ile bir iş tutmak, bir meslek edinmek zorunda kalmışlardır. Bütün bunların sonunda sosyo-kültürel seviye, öğrenme arzusu topluma hizmet etmek, kadının ekonomik özgürlüğü kadını evin dışında çalışmaya sevk etmiştir. Annenin çalışması, çocuğun bakımı ve kimin eline bırakılacağı sorunu OKUL ÖNCESİ EĞİTİM OLGUSUNU gündeme getirmiştir.

Yakın zamana kadar eğitim yaşı okula başlama yaşı olarak kabul edilirdi. Daha önce çocuğa özel bir eğitim gösterilmezdi. Çocuğun kişilik gelişimi ile okulöncesi yaşantısı arasında sıkı bir bağ olduğu, psikanalistler ile pedagoglar tarafından tüm boyutları ile ortaya konulmuş, okul öncesinde planlı ve sistemli bir eğitimin çocuğun bulunduğu ve ilerideki yaşantısı üzerindeki tesirleri deneylerle ispat etmişlerdir.
Hepimizin ortak amacı, çocuklarımızın fiziksel ve ruhsal olarak sağlıklı yetişmeleridir. Sağlıklı bir neslin yetişmesinde ailelere büyük sorumluluk düşmektedir. Bilimsel araştırmalar zeka gelişiminin %70’nin 0-6 yaş döneminde tamamlandığını göstermektedir. Eğitim alanındaki gelişmeler çocukların ileriki hayata hazırlanmasında, sahip oldukları yeteneklerin gelişip yüzeye çıkarılmasında okul öncesi eğitimin ne kadar gerekli ve önemli olduğunu açıkça göstermektedir. Okul öncesine devam eden çocuklar ile okul öncesine devam etmeyenler arasında zihin, psiko-motor ve sosyal yönden daha gelişmiş oldukları öğrenim hayatlarında daha başarılı ve faal oldukları ispatlanmıştır. Kişiliğin temelinde yatan “kendine güven” kritik bir dönem olarak adlandırılan okul öncesi yıllarında verilen eğitim ile ortaya çıkarılır ve yaşam kalitesini destekler.
Okul öncesi eğitim kurumları, çocukların sözel faaliyetlerine önem veren ve onlara hareket imkânı sağlayan kurumlardır. Bu kurumlarda renk, sayı ve kavramlar çocuğun düşünce yapısına uygun bir biçimde işlenir. Böyle özgür ve duyguların rahatlıkla ifade edildiği ortamlarda da çocuğun gizli becerileri kolayca ortaya çıkar.
Okul öncesi eğitim çocuğunuzun anlama ve anlatma becerisini geliştirir, duygu ve düşüncelerini daha rahat ifade etmelerine yardımcı olur. Sosyal yaşama daha rahat uyum sağlar.
Yaratıcılığının geliştirilmesinde okul öncesi eğitimin rolü çok önemlidir. Okul öncesi eğitim kurumlarında, çocuğa bilgi aktarmaktan çok; çocuğun içinde var olan yeteneklerin ortaya çıkarılmasında, davranış eğitimi, insanı tanıma, hayvanları tanıma, ülkemizi ve dünyamızı tanıma ve çevre bilinci, önemli gün ve olaylar, trafik ve görgü kuralları, sağlıklı beslenme bilinci, vücudu temiz tutma, diş sağlığı ve diğer tüm öz bakım becerileri ve yaşıtları ile ilişkiye girerek birlikte yaşama kuralları, işbirliği içinde geliştirilen en iyi oyun ortamını bulur ve öğrenirler.
Bu nedenle, anne çalışsın ya da çalışmasın her çocuğun 3-6 yaş arasında okul öncesi bir kurumda eğitim görmesi gerekmektedir.
ANNELER, BABALAR, EĞİTİMCİLER, SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI!!!
Gelin, ülkemizi güzel yarınlara birlikte hazırlayalım……MART 2007
Metin TORUN
İlköğretim Müfettişi
Gene sınıfımda ikizler vardı, maddi durumları iyi olmadıkları için kitap alamamışlardı bende onlara bir tane kitap verdim ve yarın geldiklerinde ise kitap parçalanmış olduğunu gördüm; sebebini sorduğumda ise bana;
"Kitap için kavga ettik ondan dolayı annemde kitabı ortadan ikiye böldü" dediler benim aptal kafam niye 2 tane vermessin.
Bu ikizlerden bir tanesi bir hafta okula gelmedi bende kardeşine, kardeşin niye okula gelmiyor dedim, çocuk ban dedi ki;
"Bizim kuzumuz vardı, annem kuzuya kaybedince babam onu boşadı, ondan dolayı annesi de memleketine gitmiş..." tabi bir süre sonra boşanma ( boşol ) davasını tatlıya bağladık.
Öğrencilerimden bir tanesi sabah okula geldi
-- " öğretmenim! Öğretmenim! biz galiba zengin olduk" dedi nasıl niye diye cevap verdim çocuğa. Çocuk bana;
"Öğretmenim biz dün akşam sucuklu yumurta yedik galiba zengin gibi bir şey olduk" dedi
Zor benim için öğretmenliği anlatmak
Hani şairin dediği gibi;
Kelimelerin yetmediği yerde,
Duyguların dile gelmediği anlarda,
Yaşamak gerekir.